Bursa denildiğinde eskiden akla gelen bazı değerler vardı.
Kaplıcalar…
Bursa bıçağı…
Hacivat ve Karagöz…
Bunlar yalnızca Bursa’da bulunan şeyler değildi.
Bursa’nın kimliğiydi.
Bugün hâlâ varlar.
Hâlâ üretiliyorlar.
Hâlâ yaşatılıyorlar.
Ama kabul edelim…
Eskisi kadar hayatımızın içinde değiller.
Peki neden?
Ve daha önemlisi…
Bu değerleri yeniden şahlandırabilir miyiz?
Bence kesinlikle evet.
Ama biraz cesaret, biraz vizyon ve biraz da ezberleri bozmak gerekiyor.
---
Bursa’nın keskin ve sağlam bıçağı…
Son zamanlarda kaç kişinin aklına Bursa bıçağı geliyor?
Bursa Bıçakçılar Çarşısı’na en son ne zaman gittik?
Evimizdeki bıçakların kaçı Bursalı ustaların elinden çıktı?
Bursa bıçağını yeniden vitrine çıkartmanın zamanı gelmedi mi?
Aslında Bursa bıçakçılığının hikâyesi öyle sıradan bir hikâye değil.
Bursalı demirci ve bıçakçı ustaları, Osmanlı’nın ilk dönemlerinden itibaren kılıç, kama, hançer ve benzeri silahların üretiminde önemli rol oynadı. Bursa İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü kayıtlarına göre, Timur ile Bayezid arasındaki savaşta Osmanlı ordusunun kullandığı silahların önemli bir bölümü Bursa’da üretildi. Cumhuriyet döneminde ise silah kullanımının azalmasıyla ustalar ekmek, sofra ve meyve bıçakları gibi yeni ürünlere yöneldi. Geleneksel yöntemlerle üretilen bıçakların yaklaşık 150 farklı çeşidi bulunuyor.
Ve bu işin Atatürk’e uzanan bir hikâyesi de var.
Bursalı bıçak ustası Remzi Sarıçetin’in Mustafa Kemal Atatürk’e gönderdiği bıçaklar üzerine Atatürk, 2 Ekim 1922 tarihinde ustaya teşekkür mektubu gönderiyor ve Bursa bıçağını Türk ustalığının bir örneği olarak övüyor.
Bugün ise bu hikâyenin kent hayatındaki karşılığı ne kadar güçlü?
İşte burada durup düşünmemiz gerekiyor.
Benim aklıma çok basit bir fikir geliyor.
Pirinç Han veya İpek Hanı düşünün.
Üst katta;
Kadife kaplamalı tezgâhlar…
Spot ışıkların altında sergilenen Bursa bıçakları…
Ustasının adıyla, hikâyesiyle, üretim tekniğiyle anlatılan ürünler…
Alt katta ise yine Bursa bıçaklarıyla kesilen etlerin servis edildiği kaliteli steak restoranları…
Ve her cumartesi saat 15.00…
Her hafta başka bir şef.
Bursa’nın coğrafi işaretli ürünlerinden biriyle hazırlanmış özel bir yemek.
Rehberler turistleri hana getiriyor.
Şef yemeği anlatıyor.
Usta bıçağı anlatıyor.
Turist fotoğraf çekiyor.
Video çekiyor.
Sosyal medyada paylaşıyor.
İşte size yaşayan bir tanıtım.
Üstelik yeni bir bina yapmaya bile gerek yok.
Elimizde usta var.
Elimizde ürün var.
Eksik olan galiba bunları aynı hikâyenin içinde buluşturmak.
Kültür A.Ş. Genel Müdürlüğü dönemimde bu fikri Sayın Mustafa Bozbey’e de sunmuştum. Olumlu karşılamış, projelendirilmesi yönünde bir irade oluşmuştu.
Sonrası malum.
Ama fikir hâlâ ortada.
Umarım bir gün Bursa için hayata geçer.
---
Hacivat ile Karagöz Bursa’da yaşar…
Bunu çocukluğumuzdan biliyoruz.
İlkokulda hepimize öğretilirdi.
Hacivat…
Karagöz…
Bir perde…
Bir ışık…
Ve kahkahalar…
Karagöz, UNESCO tarafından 2009 yılında İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası Temsili Listesi’ne alındı.
Üstelik Bursa ile bağları da güçlü.
UNESCO, Bursa ve Cumalıkızık'ın Dünya Mirası alanına ilişkin açıklamasında Hacivat ve Karagöz’ü Bursa’nın erken Osmanlı dönemiyle ilişkili gelenekler arasında sayıyor.
Peki şimdi kendimize soralım:
Bursa’da Hacivat ve Karagöz’ü ne kadar görünür kılıyoruz?
Ne zaman Yunanistan’a gitsem Karagiozis ve Hacivatis figürlerini hediyelik eşya dükkânlarında görüyorum.
Dükkânlarda…
Ekranlarda…
Turistik ürünlerde…
Çocukların elinde…
Kendi doğduğum, büyüdüğüm kentte ise Hacivat ve Karagöz’ü aynı ölçüde görünür görememek açıkçası içimi burkuyor.
Bursa’da turistlerin uğradığı noktalarda Hacivat ve Karagöz heykelleri olmalı.
Hikâyeleri anlatılmalı.
Fotoğraf çekilecek alanlar oluşturulmalı.
Turist fotoğrafını çekip sosyal medyada paylaşmalı.
Çünkü bugün turizm biraz da budur.
Turist Bursa’dan sadece bir fotoğraf götürmemeli. Bursa’yı kendi sosyal çevresine de taşımalı.
TRT, Hacivat ve Karagöz’ü anlatan güçlü bir çizgi film serisi hazırlayabilir.
Bursalı hediyelik eşya üreticileri biblolarını, gölge oyunlarını, çocuk oyuncaklarını yapabilir.
Hacivat ve Karagöz tişörtlere, çantalara, defterlere, kupalara işlenebilir.
Çocuklara yeniden sevdirilebilir.
Çünkü kültür, sadece müzede korunarak yaşamaz.
Kullanıldıkça, anlatıldıkça, sevildikçe yaşar.
---
Ve Bursa’nın en büyük hazinelerinden biri: Kaplıcalar
Şimdi gelelim Bursa’nın belki de en önemli ama en fazla kanıksadığımız değerlerinden birine.
Termal sularımıza…
Bursa’nın kaplıca kültürü Roma ve Bizans dönemlerine kadar uzanıyor.
Osmanlı döneminde ise bu miras büyütülüyor.
Eski Kaplıca…
Kükürtlü…
Yeni Kaplıca…
Kara Mustafa Paşa Kaplıcası…
Bunlar yalnızca birer hamam değil.
Bursa’nın tarihinin parçası.
Kentteki termal mirasın Roma döneminden itibaren geliştiğini; Osmanlı döneminde ise eski yapıların onarıldığını ve yeni kaplıcalar inşa edildiğini biliyoruz. Eski Kaplıca’nın I. Murad dönemine, Kükürtlü’nün I. Murad ve II. Bayezid dönemlerine, Yeni Kaplıca’nın ise Kanuni Sultan Süleyman’ın sadrazamı Rüstem Paşa tarafından 1552’de yaptırılmasına uzanan bir geçmişi var.
Yani elimizde sadece sıcak su yok.
Yüzyılların hikâyesi var.
Padişahların kullandığı kaplıcalar…
Osmanlı mimarisi…
Tarihi yapılar…
Termal su…
Ve Bursa’nın bütün bunları aynı anda sunabilme avantajı…
Peki bugün termal turizm denildiğinde Bursa ilk akla gelen şehir mi?
Ben artık bundan emin değilim.
Afyon’u konuşuyoruz.
Edremit’i konuşuyoruz.
Yalova’yı konuşuyoruz.
Şirketlerin, sendikaların, kamu kurumlarının eğitim ve organizasyonları için tercih ettiği termal merkezler var.
Bursa’nın ise bu yarışta eski ağırlığını kaybettiğini düşünüyorum.
Bunun nedenlerini turizmcilerimiz elbette çok daha iyi biliyor.
Ama bir gözlemimi paylaşmak istiyorum.
Tesislerimizin önemli bir bölümü şehir oteli anlayışından öteye geçemiyor.
Birkaçını özellikle tenzih ederek söylüyorum.
Birçoğu tek bir binaya sıkışmış durumda.
Geniş katılımlı organizasyonlar için yeterli alan yok.
Oysa termal turizm artık sadece “sıcak suya gir, odana çık” meselesi değil.
İnsanlar deneyim arıyor.
Doğa arıyor.
Yeme içme arıyor.
Eğlence arıyor.
Etkinlik arıyor.
Alışveriş arıyor.
---
Bir de yerli turist açısından bakalım.
Termal turizm özellikle sonbahar ve kış aylarında hareketleniyor.
Hava soğuk.
Sıcak suya giriyorsunuz…
Bir rehavet çöküyor.
İnsanın otelden çıkası gelmiyor.
Şimdi öğle yemeği için kim dışarı çıkacak?
Akşam yemeği için kim çıkacak?
Esnafımız sakın kızmasın ama gerçek biraz böyle.
Yerli turist artık paket istiyor.
Yarım pansiyon…
Tam pansiyon…
Hatta her şey dahil…
Cuma öğleden sonra otele giriş.
Pazar öğlen çıkış.
Arada otelin çevresinde kısa bir gezinti.
Yemek otelde.
İçecek otelde.
Pazar günü çıkış…
Şehir merkezine uğra.
Bursa kebabı…
Kestane şekeri…
Belki bir havlu…
Sonra ver elini ev.
Biz Bursa olarak yerli turiste maalesef yeterince farklı konaklama modeli sunamıyoruz.
Oysa geniş alanlara yayılmış, köklü otellerimiz de var.
Burada yeni bir turizm anlayışına ihtiyaç var.
---
Termal suyu gökyüzüne taşısak?
Dünyaya bakıyorum.
Otellerin çatılarında sonsuzluk havuzları…
Dağ manzaraları…
Şehir manzaraları…
Bazıları bulunduğu kentin sembolü haline gelmiş.
Sonra Bursa’ya bakıyorum.
Ve kendi kendime soruyorum:
Biz termal suyu otelin çatısına taşıyamaz mıyız?
Düşünsenize…
Kış.
Bursa soğuk.
Çatıda termal sonsuzluk havuzu…
Suyun üzerinden buhar yükseliyor.
İnsanlar sıcak suyun içinde Bursa’yı seyrediyor.
Bir tarafta Uludağ…
Bir tarafta Bursa…
Gün batımı…
Ve o görüntü sosyal medyada dolaşıma giriyor.
Bence hiç fena fikir değil.
Hatta tam tersine…
Bursa’nın yeni termal hikâyesi olabilir.
---
Önce merhem, sonra büyük tedavi
Elbette mesele yalnızca havuz değil.
Merkezi hükümetin teşvikleriyle güçlü bir kaplıca turizm bölgesi oluşturulması, Bursa turizmine ciddi katkı sağlayabilir.
Ama bu sonraki aşama.
Önce kanayan yaraya merhem olmak gerekiyor.
Ve bunun için turizmcilerimizin ortak bir zeminde buluşması şart.
Teker teker mücadele etmek yerine…
Birlikte yeni turizm modelleri oluşturmak…
Geleceğin gücü belki de tam burada.
Çünkü Bursa’nın problemi değerlerinin olmaması değil.
Tam tersine…
Bursa’nın problemi, sahip olduğu değerleri yeni dünyanın diliyle anlatamaması.
Bursa bıçağı var.
Ama onu vitrine yeterince çıkaramıyoruz.
Hacivat ve Karagöz var.
Ama onları şehrin her köşesinde yaşatamıyoruz.
Kaplıcalar var.
Ama termal turizmi yeni nesil deneyimlerle buluşturmakta zorlanıyoruz.
Hanlar var.
Ama bazılarını turizmin kalbine yerleştirmek yerine günübirlik kullanımlara teslim ediyoruz.
Mesele yeni bir değer yaratmak değil.
Elimizdekilerin değerini yeniden hatırlamak.
Bursa’nın bıçağını yeniden keskinleştirmek…
Hacivat ile Karagöz’ü yeniden çocukların kahkahasına karıştırmak…
Kaplıcaların buharını yeniden Bursa’nın turizm markasına dönüştürmek…
Bence artık bunun zamanı geldi.
Çünkü şehirler sadece yeni binalarla büyümez.
Kendi hikâyelerini yeniden anlatarak da büyür.
Ve Bursa’nın anlatacak hikâyesi hâlâ çok.
Yeter ki biz o hikâyeyi yeniden anlatmaya başlayalım.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Yankı İÇÖZ
Bursa'nın Değerleri Vardı! Sahi Ne oldu Onlara?
Bursa denildiğinde eskiden akla gelen bazı değerler vardı.
Kaplıcalar…
Bursa bıçağı…
Hacivat ve Karagöz…
Bunlar yalnızca Bursa’da bulunan şeyler değildi.
Bursa’nın kimliğiydi.
Bugün hâlâ varlar.
Hâlâ üretiliyorlar.
Hâlâ yaşatılıyorlar.
Ama kabul edelim…
Eskisi kadar hayatımızın içinde değiller.
Peki neden?
Ve daha önemlisi…
Bu değerleri yeniden şahlandırabilir miyiz?
Bence kesinlikle evet.
Ama biraz cesaret, biraz vizyon ve biraz da ezberleri bozmak gerekiyor.
---
Bursa’nın keskin ve sağlam bıçağı…
Son zamanlarda kaç kişinin aklına Bursa bıçağı geliyor?
Bursa Bıçakçılar Çarşısı’na en son ne zaman gittik?
Evimizdeki bıçakların kaçı Bursalı ustaların elinden çıktı?
Bursa bıçağını yeniden vitrine çıkartmanın zamanı gelmedi mi?
Aslında Bursa bıçakçılığının hikâyesi öyle sıradan bir hikâye değil.
Bursalı demirci ve bıçakçı ustaları, Osmanlı’nın ilk dönemlerinden itibaren kılıç, kama, hançer ve benzeri silahların üretiminde önemli rol oynadı. Bursa İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü kayıtlarına göre, Timur ile Bayezid arasındaki savaşta Osmanlı ordusunun kullandığı silahların önemli bir bölümü Bursa’da üretildi. Cumhuriyet döneminde ise silah kullanımının azalmasıyla ustalar ekmek, sofra ve meyve bıçakları gibi yeni ürünlere yöneldi. Geleneksel yöntemlerle üretilen bıçakların yaklaşık 150 farklı çeşidi bulunuyor.
Ve bu işin Atatürk’e uzanan bir hikâyesi de var.
Bursalı bıçak ustası Remzi Sarıçetin’in Mustafa Kemal Atatürk’e gönderdiği bıçaklar üzerine Atatürk, 2 Ekim 1922 tarihinde ustaya teşekkür mektubu gönderiyor ve Bursa bıçağını Türk ustalığının bir örneği olarak övüyor.
Bugün ise bu hikâyenin kent hayatındaki karşılığı ne kadar güçlü?
İşte burada durup düşünmemiz gerekiyor.
Benim aklıma çok basit bir fikir geliyor.
Pirinç Han veya İpek Hanı düşünün.
Üst katta;
Kadife kaplamalı tezgâhlar…
Spot ışıkların altında sergilenen Bursa bıçakları…
Ustasının adıyla, hikâyesiyle, üretim tekniğiyle anlatılan ürünler…
Alt katta ise yine Bursa bıçaklarıyla kesilen etlerin servis edildiği kaliteli steak restoranları…
Ve her cumartesi saat 15.00…
Her hafta başka bir şef.
Bursa’nın coğrafi işaretli ürünlerinden biriyle hazırlanmış özel bir yemek.
Rehberler turistleri hana getiriyor.
Şef yemeği anlatıyor.
Usta bıçağı anlatıyor.
Turist fotoğraf çekiyor.
Video çekiyor.
Sosyal medyada paylaşıyor.
İşte size yaşayan bir tanıtım.
Üstelik yeni bir bina yapmaya bile gerek yok.
Elimizde usta var.
Elimizde ürün var.
Eksik olan galiba bunları aynı hikâyenin içinde buluşturmak.
Kültür A.Ş. Genel Müdürlüğü dönemimde bu fikri Sayın Mustafa Bozbey’e de sunmuştum. Olumlu karşılamış, projelendirilmesi yönünde bir irade oluşmuştu.
Sonrası malum.
Ama fikir hâlâ ortada.
Umarım bir gün Bursa için hayata geçer.
---
Hacivat ile Karagöz Bursa’da yaşar…
Bunu çocukluğumuzdan biliyoruz.
İlkokulda hepimize öğretilirdi.
Hacivat…
Karagöz…
Bir perde…
Bir ışık…
Ve kahkahalar…
Karagöz, UNESCO tarafından 2009 yılında İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası Temsili Listesi’ne alındı.
Üstelik Bursa ile bağları da güçlü.
UNESCO, Bursa ve Cumalıkızık'ın Dünya Mirası alanına ilişkin açıklamasında Hacivat ve Karagöz’ü Bursa’nın erken Osmanlı dönemiyle ilişkili gelenekler arasında sayıyor.
Peki şimdi kendimize soralım:
Bursa’da Hacivat ve Karagöz’ü ne kadar görünür kılıyoruz?
Ne zaman Yunanistan’a gitsem Karagiozis ve Hacivatis figürlerini hediyelik eşya dükkânlarında görüyorum.
Dükkânlarda…
Ekranlarda…
Turistik ürünlerde…
Çocukların elinde…
Kendi doğduğum, büyüdüğüm kentte ise Hacivat ve Karagöz’ü aynı ölçüde görünür görememek açıkçası içimi burkuyor.
Bursa’da turistlerin uğradığı noktalarda Hacivat ve Karagöz heykelleri olmalı.
Hikâyeleri anlatılmalı.
Fotoğraf çekilecek alanlar oluşturulmalı.
Turist fotoğrafını çekip sosyal medyada paylaşmalı.
Çünkü bugün turizm biraz da budur.
Turist Bursa’dan sadece bir fotoğraf götürmemeli. Bursa’yı kendi sosyal çevresine de taşımalı.
TRT, Hacivat ve Karagöz’ü anlatan güçlü bir çizgi film serisi hazırlayabilir.
Bursalı hediyelik eşya üreticileri biblolarını, gölge oyunlarını, çocuk oyuncaklarını yapabilir.
Hacivat ve Karagöz tişörtlere, çantalara, defterlere, kupalara işlenebilir.
Çocuklara yeniden sevdirilebilir.
Çünkü kültür, sadece müzede korunarak yaşamaz.
Kullanıldıkça, anlatıldıkça, sevildikçe yaşar.
---
Ve Bursa’nın en büyük hazinelerinden biri: Kaplıcalar
Şimdi gelelim Bursa’nın belki de en önemli ama en fazla kanıksadığımız değerlerinden birine.
Termal sularımıza…
Bursa’nın kaplıca kültürü Roma ve Bizans dönemlerine kadar uzanıyor.
Osmanlı döneminde ise bu miras büyütülüyor.
Eski Kaplıca…
Kükürtlü…
Yeni Kaplıca…
Kara Mustafa Paşa Kaplıcası…
Bunlar yalnızca birer hamam değil.
Bursa’nın tarihinin parçası.
Kentteki termal mirasın Roma döneminden itibaren geliştiğini; Osmanlı döneminde ise eski yapıların onarıldığını ve yeni kaplıcalar inşa edildiğini biliyoruz. Eski Kaplıca’nın I. Murad dönemine, Kükürtlü’nün I. Murad ve II. Bayezid dönemlerine, Yeni Kaplıca’nın ise Kanuni Sultan Süleyman’ın sadrazamı Rüstem Paşa tarafından 1552’de yaptırılmasına uzanan bir geçmişi var.
Yani elimizde sadece sıcak su yok.
Yüzyılların hikâyesi var.
Padişahların kullandığı kaplıcalar…
Osmanlı mimarisi…
Tarihi yapılar…
Termal su…
Ve Bursa’nın bütün bunları aynı anda sunabilme avantajı…
Peki bugün termal turizm denildiğinde Bursa ilk akla gelen şehir mi?
Ben artık bundan emin değilim.
Afyon’u konuşuyoruz.
Edremit’i konuşuyoruz.
Yalova’yı konuşuyoruz.
Şirketlerin, sendikaların, kamu kurumlarının eğitim ve organizasyonları için tercih ettiği termal merkezler var.
Bursa’nın ise bu yarışta eski ağırlığını kaybettiğini düşünüyorum.
Bunun nedenlerini turizmcilerimiz elbette çok daha iyi biliyor.
Ama bir gözlemimi paylaşmak istiyorum.
Tesislerimizin önemli bir bölümü şehir oteli anlayışından öteye geçemiyor.
Birkaçını özellikle tenzih ederek söylüyorum.
Birçoğu tek bir binaya sıkışmış durumda.
Geniş katılımlı organizasyonlar için yeterli alan yok.
Oysa termal turizm artık sadece “sıcak suya gir, odana çık” meselesi değil.
İnsanlar deneyim arıyor.
Doğa arıyor.
Yeme içme arıyor.
Eğlence arıyor.
Etkinlik arıyor.
Alışveriş arıyor.
---
Bir de yerli turist açısından bakalım.
Termal turizm özellikle sonbahar ve kış aylarında hareketleniyor.
Hava soğuk.
Sıcak suya giriyorsunuz…
Bir rehavet çöküyor.
İnsanın otelden çıkası gelmiyor.
Şimdi öğle yemeği için kim dışarı çıkacak?
Akşam yemeği için kim çıkacak?
Esnafımız sakın kızmasın ama gerçek biraz böyle.
Yerli turist artık paket istiyor.
Yarım pansiyon…
Tam pansiyon…
Hatta her şey dahil…
Cuma öğleden sonra otele giriş.
Pazar öğlen çıkış.
Arada otelin çevresinde kısa bir gezinti.
Yemek otelde.
İçecek otelde.
Pazar günü çıkış…
Şehir merkezine uğra.
Bursa kebabı…
Kestane şekeri…
Belki bir havlu…
Sonra ver elini ev.
Biz Bursa olarak yerli turiste maalesef yeterince farklı konaklama modeli sunamıyoruz.
Oysa geniş alanlara yayılmış, köklü otellerimiz de var.
Burada yeni bir turizm anlayışına ihtiyaç var.
---
Termal suyu gökyüzüne taşısak?
Dünyaya bakıyorum.
Otellerin çatılarında sonsuzluk havuzları…
Dağ manzaraları…
Şehir manzaraları…
Bazıları bulunduğu kentin sembolü haline gelmiş.
Sonra Bursa’ya bakıyorum.
Ve kendi kendime soruyorum:
Biz termal suyu otelin çatısına taşıyamaz mıyız?
Düşünsenize…
Kış.
Bursa soğuk.
Çatıda termal sonsuzluk havuzu…
Suyun üzerinden buhar yükseliyor.
İnsanlar sıcak suyun içinde Bursa’yı seyrediyor.
Bir tarafta Uludağ…
Bir tarafta Bursa…
Gün batımı…
Ve o görüntü sosyal medyada dolaşıma giriyor.
Bence hiç fena fikir değil.
Hatta tam tersine…
Bursa’nın yeni termal hikâyesi olabilir.
---
Önce merhem, sonra büyük tedavi
Elbette mesele yalnızca havuz değil.
Merkezi hükümetin teşvikleriyle güçlü bir kaplıca turizm bölgesi oluşturulması, Bursa turizmine ciddi katkı sağlayabilir.
Ama bu sonraki aşama.
Önce kanayan yaraya merhem olmak gerekiyor.
Ve bunun için turizmcilerimizin ortak bir zeminde buluşması şart.
Teker teker mücadele etmek yerine…
Birlikte yeni turizm modelleri oluşturmak…
Geleceğin gücü belki de tam burada.
Çünkü Bursa’nın problemi değerlerinin olmaması değil.
Tam tersine…
Bursa’nın problemi, sahip olduğu değerleri yeni dünyanın diliyle anlatamaması.
Bursa bıçağı var.
Ama onu vitrine yeterince çıkaramıyoruz.
Hacivat ve Karagöz var.
Ama onları şehrin her köşesinde yaşatamıyoruz.
Kaplıcalar var.
Ama termal turizmi yeni nesil deneyimlerle buluşturmakta zorlanıyoruz.
Hanlar var.
Ama bazılarını turizmin kalbine yerleştirmek yerine günübirlik kullanımlara teslim ediyoruz.
Mesele yeni bir değer yaratmak değil.
Elimizdekilerin değerini yeniden hatırlamak.
Bursa’nın bıçağını yeniden keskinleştirmek…
Hacivat ile Karagöz’ü yeniden çocukların kahkahasına karıştırmak…
Kaplıcaların buharını yeniden Bursa’nın turizm markasına dönüştürmek…
Bence artık bunun zamanı geldi.
Çünkü şehirler sadece yeni binalarla büyümez.
Kendi hikâyelerini yeniden anlatarak da büyür.
Ve Bursa’nın anlatacak hikâyesi hâlâ çok.
Yeter ki biz o hikâyeyi yeniden anlatmaya başlayalım.